18 Ocak 2010 Pazartesi

iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi *

saturday sun came early one morning
in a sky so clear and blue
saturday sun came without warning
so no-one knew what to do.



Yillar oncesinde, bir muzenin icinde yorulmus, bezmis, can sikintisina teslim olmus gezerken, gozum bir resme takilmisti, sade, basit, deli. This is the color of my dreams, resmin adi, tum gun gezdigim muzenin icinde ilgimi cekip, beni heyecanlandiran ve fark etmeden karsisina oturup uzun sure resme bakmama sebep olan neydi, ya da bir sey mi olmali illa, aniden carpilmistim iste, hesapsiz. beklenmedik anlarda beklenmedik seyleri temsil etmesi acisidindan hep aklimda.

**

so sunday sat in the saturday sun
and wept for a day gone by.


* Lale Muldur

** This Is the Color of My Dreams, 1925
Joan Miró (1893–1983)

10 Ocak 2010 Pazar

how soon is now?



Olmaz denen seylerin olusu, hic beklenmeyen, hep suphe edilenin gerceklesmesi, asla var olmadigini iddia ettigin bir duygunun eline dusmek, ve sil bastan bir adim, hadi bakalim, utanmadan daha iki gundur tanidigin ve neredeyse butun iki gunu beraber gecirdigin birine asik mi ne oluyorsun. Sacma cok sacma. Yillarini 'how soon is now'i mars ederek gecirmis biri, bu sarkinin gercekligine inanmis biri, simdi gerceklesirse ne yapacak merak ediyorum. Hepsinden de ote asik mi oluyorsun diye suphelenirken hala neden ilk bu sarkiyi dinliyorsun, garipliginin disinda biraz da the smiths'in bu sarkisinin neden bir marsa donustugunu cok iyi ortaya koyuyor. Ne olursa olsun hep orada, tam da bilemedigin bir yerlerde, icinde oylece duruyor bu soru 'how soon is now?'

Bir bok olur hayat devam eder, eder bir sekilde, ne de olsa.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Gunessiz gibi

Sabahin altisinda, henuz aydinlanmamisken kis gunu, sehrin cok disinda, genis ve bos bir yolda direksiyonun basinda gezinirken bir sarki calmaya baslar radyoda, nasilsa daha once hic duymadigin ya da yeteri kadar anlayamadigin ama bilindik bir sarkidir. O ana denk gelen duygularin ve sizofreniye sinir komsusu suphesiciligin sana bir seyler soyler durur, acliktan agriyan miden, stresten ve gerilim dolu varligindan kaynakli bomboklugundan asit firtinalari koparken icinde, yine de umursamadan bir sarki elini sigaraya uzattirir, o el gider bulur o sigarayi ve yakar tam da bu sarki calarken.



Bu sehirde olmayan deniz masmavidir, burada okunmayan siirler umutlu, soylenmeyen sarkilar neseli, anlatilmayan masallar yaz gunu aksami gibi kirmizidir, icini isindirir insanin. Ama iste...

Ama iste bu sehirde insan kendini anlamsiz bir sekilde yapayalniz hissedip, sabahin korunde bir sarkiyla midesine kramplar girerek sigara icip, beyin agrisiyla kivranirken uyumak icin olmayan goklere dua etmeye baslar, ama neyse...

ama insan uyumaz iste bazen, dusunur, dusundukce usur ve usudukce kuculur, buzulur, yok olur ve bir sehri niye sevmedigini hatirlayip kalan gunlerini saymaya baslar, nefes almak icin, sadece nefes almak icin yoksa deniz masmavi, masallar sicak olacak diye degil ama belki de,

belki de o da olur, ne de olsa

"uzme kendini umitsiz gibi" ya da uzme kendini gunessiz gibi.

Bir bok olur hayat devam eder, eder bir sekilde.
Ankara ise bir durak olmaktan oteye gecemeyecek kadar anlamsiz bir sehirdir, kimse durmaz burda ama ugrayip gecer, gecer, gecsin.

16 Aralık 2009 Çarşamba

raise a tent of shelter now, though every thread is torn

Bittigi zaman farkinda olmayacakmisim hikayenin, oyle demis pek sevgili hikayeci. Sorsa bir kendisine, nedir bu hikayenin sonunda aranan anlam, yoksa sadece intiharin tatli yaz serinligine guzel ve suslu bir makyaj mi sozleri?

Cevabi vermeye degil, cevabi dusunmeye cesaret edebilecek mi?

Bir hikayedir gidiyor, ben de arada kayniyorum suphesiz. Ama tum bu hikayenin uzaginda, hikayeden bahsetme cabasi da bir hikaye bilmiyor, butun hikayeler yine birbine karisiyor.

Bana bir masalin kahramanini hatirlatiyorsun bazen, hep o onemli ani bekleyen kahramani, sen kahraman degilsin, onemli bir an da yok, gelse de sen kahramanlik yapamayacagin icin bunlarin hicbir anlami yok. Cevir sayfayi.

Yazmaya ya da okumaya, ikisi de ayni artik sonucta, devam et.

Cohen'in bir sarkisi var, dugun salonu estetigi, seksenlerin korkunc kompozisyonlari, ve sigaradan kabarmis bir ses, hepsi guzel, hepsi gulumsetiyor seni. Bu sarkiyi ilk dinlediginde ve sonraki her dinleyisinde, neden olumu dusundun kendin bile cozemedin belki ama bir gun olur da vasiyetini yazarsan bu sarkinin senden sonra, sen giderken calmasini istiyorsun, cunku her seye ragmen, her turlu pislik ve rezillige ragmen, bu sarkiya inandin, ve gittigin gune en cok yakisan sarki budur, baska bir seye degil. Ama iste neden o gunu bekleyeceksin, simdi de calsin o sarki, o sarki calarken kulaklarinda, kar da yagarken yuru, yurumeye devam et, tum o insan artiklarinin degmedigi yollara kadar. Belki calarsa degil, calsin cohen.



ve ben gittigimde, anlatici acimadan beni yok ettigi zaman, bulutlar tek tek yere duserken, yagmur duasinda bekleyen cocuklar, deniz kenarinda aglayan buyukler, kasabanin tam ortasinda artik anlamini yitirmis meydan, golgeler buyurken durmadan, ruzgar eser, ruzgar yavasca tenime dokunur ve bombos ve morarmis gokyuzune son sozlerimi yazip, kapatirim kendi gozlerimi, yagmur alir, yagmur temizler, dua biter, buyukler susar, herkes evine cekilirken kar yagmaya baslar ve kapatir uzerimi, tertemiz, ilik ve bir ruyanin bolunemez guzelligi, yok olus, olmayis ve butun anlamsizliklarin uzerinde unutulup giden baska bir belirsiz zamir, gizli ozne, devrik cumle, son mum da soner sonra, herkes uykuya dalar, daldikca soner yildizlar, ve bir ortu gibi toplanir sonra yeryuzu ve gok, atilir bir kenara, kar hala yagar, deniz hala iliktir, o anda her seyin durdugunu goren kimse kalmaz, ve hic ve belki dance me to the end of love calar radyoda, ve son.

6 Aralık 2009 Pazar

the old familiar sting

Her hayat uzun bir hikaye, ama hikayenin bastan sona yazildigi tek hikaye hayat, sonunu bilmeden, olacak mi, olmayacak mi diye suphelere burunerek, belki de hic beklemedigin seylerle karsilasip hikayeye yeni sekiller vererek, ve sonunu bilmeden bitecek olan tek hikaye hayat. Okudugun romanlar, izledigin filmler gibi degil, bir sekilde bilmedigin bir oyku hayat ama ayni zamanda da yazmak zorunda oldugun. Bu hikayenin anlaticisi sensin, isin en zor kismi bu, ucuncu tekil sahisla anlatmak kolay olurdu oysa ki, ya da soyle diyelim, disaridan biri yazsaydi hayatimizi o zaman daha kolay olurdu sanki hayat, daha guzel degil, daha kolay, sorumluluk, korku, suphe, endise olmadan, sadece olmak, yalnizca var olmak. Sorun da burada basliyor, o zaman onun adi hayat olmazdi, olamazdi, o zaman var olmak tipki bir romanin kahramani gibi onceden belirlenmis olurdu. Aslinda hayati anlamli kilan sey bireyin ozgur iradesinin varligiyken bu ayni kavram hayati da cekilmez hale getirmiyor mu? Getirsin, getirmek zorunda.

Bu buhran, insanin karar vermek zorunda kalmasindan kaynaklaniyor, karar vermenin getirdigi ozgurluk ayni zamanda insani hapsediyor bu ozgurlugun icine. Bir nevi bu ozgurluk ancak elinden ozgurluk alindigi zaman ortaya cikiyor, hikayenin kendi kendisiyle celisen yani bu sanirim.

Her ne kadar tum hikayenin sonunu bilmesek de arada bir, buyuk hikayeyi olusturan bolumlerin sonunu yaziyoruz, yazmak zorundayiz.

Cok degil daha iki aydan biraz fazla bir zaman diliminde, heyecanla karisik umutlu guzel gunlerin fotograflarini ceken bir karakterdi benim romanimin kahramani. Ta ki o meydanda icini gri zemine kusana kadar, umutluydu, beklmeye hazir zannediyordu kendini. Sonra bekledigi gibi cikmadi paket, umutlarinin bir yerlerde saklandigini zannedip yine de zorladi, her seye ragmen, modern dunya komedisi hayatlara selam etmekten kacindi. Ve tum buyuk hikayeler bir bir parcalara ayrildi gozlerinin onunde, simdi ne yaptigini bilmiyorum, cunku artik hicbir seye inanmiyor kahramanimiz, hikayeyi yazmaktan da vaz gecmeye cok yakin, zaten uzun suredir yeni bir satir eklemedi sayfasina, simdi gorebildigim kadariyla bir sarkiyi dinliyor hep, dusuncelerini ya kapatti, ya da artik dusunmeden var olmanin kiyisina ulasti. Her sey boka sardi diye dusunse de, aslinda sarmadigini kendisi de biliyor ama sarmak uzere. Hic bu kadar yakin olmamisti bu ihtimal. Hayatta bir insani neyin ayakta tuttugunu bilmiyor artik, cunku boyle bir sey olmadigini gordu ruyalarinda. Ve balkonlardan atlamayi hayal ederken ilk defa korkmadi olumden, ve ilk defa korkmadigini fark ettigi icin daha cok korktu kendisinden.



Evet, asik olur gibi oldu kisa bir sureligine, ama olmadi hatta nefret etti ihtimallerden bile. Artik hicbir seyin eskisi gibi olmayacagini ima eden bir his, bir yumruk gibi oturdu midesine, tas gibi, agir ve aksak, yerinden oynamadan.

Bazen sorular sordu aynadaki yansimasina, ama hic cevap bulamadi.

Hikayenin kahramaninin yasini merak etmekte haklisiniz, ama ben de bilmiyorum, otuzundan buyuk oldugu kesin ama belki de kendisi de artik hatirlamiyor.

Her sey birbirine karisip bir yumaga donusuyor zihninde kahramanin, etki edemeyecegi seyler var bu hayatta bunun farkinda, ve o durumlardan birine surukleniyor durmadan. Hiyanin olmazsa olmaz cikmazi tum hiziyla yakinlasiyor, ama hayatin kurgulasmis hikayelerden farki da sanirim bu, uyusmazliklar, anlasmazliklar hic bitmiyor, biri cozuldugu zaman baska biri cikiyor ortaya, boyle bir romanin simdiye kadar hic yazilmamis olmasi suphesiz ki sasirtici degil, cunku hikaye tanimi geregi bir uzlasma ve bir denge istiyor sonunda ama dedigim gibi o son hayattayken gorulemeyecek bir son insanlar icin, iste hikayenin aslinda en aci catismasi bu, bitmiyor hikaye hic, bittigi zaman da farkinda olmayacaksin zaten.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Göl-ge-mi

O mutluluk ve umut
Bakıp da gözlerime
Kıyılardan açıldı kıt
Balıkların nefesinde.

İki gün oldu, uzak kaldırımda seni en son göreli.

Ölüm, hayatımızı anlamlı kılıyor geceye ses veren tedirgin kedilerin peşinde. Her şeyin başı ve sonu olması gerekiyor anlamamız için bugünü. Hayatı şekillendiren, yoğurup bir dağın tepesine bir mabetmişçesine koyan, mezara gireceğimiz günün sözü, vaadi. Mezar taşına ne yazılacağına başkaları karar versin, ben başka şeylere karar vereyim.

Yaşadıkça da yaşlanmayı ve pişmanlıkların ve kaçan, gerçekleşmeyen, hayal edilenlerin yokluğunun atmosferi doldurduğunu izleyeyim.

Düşümde kendimle karşılaştım dün gece. Yaşlanmış, saçlarının tamamı kurşuniye çalmış, gözlerinin morluğu eski anıları hapseden soluk bir yüz. Yüzüme baktı, gülümsedi ya da, her şey mahvoldu ifadesini sakladı arkasına. Bir soru sormak istedim kendime, sadece bir soru.

‘Lock all the doors, kill the light.
No one’s coming home tonight.
The sun beats down and don't you know?’

Akşamüstü oturduk bir bankta, cadde kenarında, sokakların aktığı, insanların ölümü reddetmek, unutmak için deli gibi çabaladığı diğer bir dünya zamanında. Her şey aynı, hiçbir şey değişmiyor bu eksende sanki. Biz, büyük hikayelere artik inanmayan kayıp zamanların silik yüzleri, tüm uğraşları anlamaya çabalamak ve anlayamamak arasında sıkışmış, hüzün dolu bakışları olan tek mevsim çocukları. Tesadüf varlığımıza o kadar çok hikâye yazdık, o kadar çok inandık ki kendi yazdığımız hikayelere, bu fazlalık ve inanç asıl amacımızın ne kadar bos olduğunu hiç hesap etmememize rağmen ortaya çıkardı.

‘Yaşa’ dedi babam, annem sessizdi. ‘Sus’ dedi biri, ezan aniden kesildi.

O, ezan okunurken, ölen kardeşine ağlamıştı, bense ona, belki de kendime.

Yanımda oturan ben ‘üzülme’ dedi, ‘sadece sen değilsin, sadece sen olmayacaksın.’

Meydanı dolduran göçmenlerin sergilerde sattıkları taklit çantaların renkleri hep aynıydı; siyah ve kahverengi, çaprazında dizilmiş kefelerde oturan insanların içtikleri kahveler de. İçilen kahve sayısı kadar çanta satılır mıydı?

‘Her şeye rağmen, tüm bu kiri, dağınıklığı görmeye rağmen, nasıl, niye devam ettim, niye hala varsın, yok ol’ dedim, fısıldayarak, cevabini bilerek, kendimi kandırarak.

‘Yaşa’ dedi yaşlı adam. Sesler birbiriyle yarıştı. ‘Sorma’ dedim, ezan hiç başlamamıştı.

‘Tamam’ dedi ‘sormam, zaten bildiğinden emin olmana gerek yok. Zar atıldı, taşlar dağıldı, eksik pulları toplamaya küçük, ufacık insanlar yollandı. Sonra insanlar geri gelmedi, onlar da kayboldu, onları aramaya başkaları yollandı, onlar da dönmedi ama hep gidecek yenileri bulundu, zar dönmeye, taslar eksikliklerinde dizilmeye devam etti. Sen gitmedin, gitmeyeceksin de, bu senin seçimin olduğu kadar senin lanetin de. Gidilen yerde ne olduğunu merak etmek ayrı bir hikayenin konusu, kaldığın yerin gerçekliğik yanılgısı daha dayanıklı.’

‘Sadece bir an istiyorum, benliğimin dışında, etimi çevreleyen her şeyin susmasını, uğultunun yok olmasını, içimde büyük bir boşluğun oluşmasını, o derinliğin içinde kaybolup gitmeyi, bir an, sadece.’

‘Sen o anı ararken, ben bu hale geldim, burada tam yanında, sana gelecekten anılarını anlatmaya ve o an kaybolmaya devam etti ve tamamen kaybolduğu için buradayım, hapsoldum, artik senin gölgenim, güneşe çıkmaktan korkma sebebin, alışsan iyi edersin.’

Sustu.

Kusmak için kasılmaya başladı midem. Kahverengi ve siyah. Ve tam meydanîn ortasına, boşaldı içim, çocuklar koşturup sardı etrafımı. Hava zifir, gece başladı. Dizlerimin üzerinde güneşin doğuşuna kaç saat kaldığına, korkarak, titreyerek ve yeni bir kusma nöbetini bastırarak baktım.




‘All our lives are growing cold’

4 Ekim 2009 Pazar

Yazdan Kalan İkinci Gün: Dilek Şart Kipinde Bir Gece

Hava soğumuyor ekimde, güneş hala parlıyor. Dilek şart kipinde bu kadar çok cümle kurmak hayra alamet değildir, ama hayalin en büyük alameti olsa gerek. 14 gün, yarım ay, neredeyse çeyrek mevsim, yılı bölüp hesap yapmayı boşa çıkaracak kadar kısa bir zaman diliminde geçiyor hikâyenin başlangıcının devamı. Aradan şarkılar geçiyor, insanlar gülümsüyor, öğle vaktinde sarhoş olup, ellerinin kontrolünü kaybediyorlar.

Öğle yemeğinden sonra, kahve keyfinden önce tatlı arası vermeye gittiğimiz kefedeyiz, yolun kenarında küçük koyu yeşil ve kırmızı desenli masanın etrafında, yan yana. Kanatlarını çırpmak istiyorsun ama tırmandığımız tepelerden yorulmuş olduğunu anlayabiliyorum. Hikâyenin başından sonunu tahmin etmeye çalışırken sen, ben de mastikalı dondurma ve çikolatalı sırılsıklam kekin arkasına saklanıyorum, sen kaşığını çekinerek daldırıyorsun bu küçük mutluluğa, gülümseyerek ve beni suçlayarak. Tatlıyı seçmek zor bir uğraş değil belki ama sen 'sana güveniyorum, beni şaşırt' dediğinden, bu gerçekdışı film repliğini ağzından salıverdiğinden beri bu seçim tehlikeli bir uğraşa dönüşmeye başladı bile.

7+5 saatlik bir günden bahsedelim. 7 saatlik dilimden sonra verilen 3 saatlik ara ve kırmızı şarapla karanlıkta dinlenen şarkıları hayal edelim. Şişeyi bitirdik sonunda ve biten filmin ardından ne yapacağını şaşırmış olduğunu saklamak için açıyorsun müziğin sesini. Bazı şarkılar sadece sohbetin arkasında kalmaya mahkûm olsa da, ‘I'm Your Man'e gelince susmak zorunda kalıyoruz ikimiz de. O an, dilek şart kipinde bir gece başlıyor.




Şarkı, 'If you want a lover' dediği anda bu atmosferin içinde yaşanabilecek şeylerin limitlerini hesap etmenin yorgunluğundan bıkıp, uzatmayı istiyorum parmaklarımı.

-Soru sorma artik bana. O kadar çok yalan söyledim ki hayatta, o kadar çok insana… Kendimi inandırdığım yalanlardan biri de sensin belki de, arabanın duvara çarpacağını merakla bekleyen gözlemci gibi bir halim mi var, hasar tespiti yapmak için, aracın güvenlik açıklarını keşfedip daha iyi bir sekle sokmak için, en önemlisi de, ölümcül kazaların sonunda ölüm riskini azaltmak için. Azaltmak diye bir yüklem kullanmak zorundayız, çünkü yok etmek yüklemi giremiyor bu cümlenin içine. Ama kandırmaya devam edelim kendimizi ve bu düşüncelerimi duyamadığın için şükredelim insanin sınırlı yeteneklerine. Yürüyelim, araçlara binmektense. Acının varlığını yadsıyalım, nasıl olsa bir şarkı çalmaya devam eder bir yerlerde, pervaza konar belki bir melodi sözleriyle, ‘eğer’ tatlı bir sarhoşluğa dönüşür.

- Uyumak üzeresin.
- Hayır, değilim.

Ellerini uzatmaktan korkmasan, korkmasak belki bu kadar titremezdik ikimiz de ama yine de emin olamıyorum.

Şarkı sonra devam eder, ‘I'll do anything you ask me to’ diye bir cümle salınmaya baslar odada, geniş, loş ve sigara kokusundan tüm romantik ihtimallerini kaybetmiş odada. Son kez, seni gördüğümde de sarhoştum, romantik birine benzediğini söyleyip kendimi öldürmeyi istetecek cümlelere izin verdim ama olsun şu an bunları düşünmeyeceğim. Bu şarkının sözlerini ezbere söyleyebilecek kadar sarhoş olmamışım anlaşılan ama aradan kaçıyor bazı cümleler.

‘And if you want another kind of love
I'll wear a mask for you.’

- Niye gülüyorsun?
- Bilmiyorum.

‘If you want a partner
Take my hand’

- Bana bakma hiç, ben de niye güldüğümü bilmiyorum.

Gülümsemeye devam ediyorsun. Cümlelerini seçerek konuşmasan benimle, içinden geçeni söyleyebilsen ve belki camdan siyah geceyi izlemektense ya da ne diyorum ki ben, bunları nereden bulup çıkarıyorum. Dünyanın pisliğini bir kenara bırakalım mı diye bir teklifle gelmeni ve sonra her şeyin değişip, renklenmesini hayalleyen bir yer mi var içimde? Doğruyla yalanın arasındaki yolları kat etmeyi… Bir zamanlar masalları dinleyen birer çocuktuk çoğumuz, bazılarımız hiç dinlemedi o masalları, fırsatı olmadı kısa sureliğine de olsa evrensel bir doğrunun içinde yaşanabileceğine inanmaya. Ama biz inandık, biz şanslıydık, şansımızı kötüye kullanan utanç abideleri olarak yasamaya devam ettiğimizi hayal ediyoruz. Sana belki de hiç tutmayacağım sözler vermek istiyorum. Her şeye rağmen, hikâyenin gidişatını bilmek için çırpınıyorum. Zor olan hikâyenin sonunu bilmemek, bu yüzden de hangi rolü, hangi maskeyi uygun hale getirip sunacağımızı bilmemek mi? Bu içimdeki duygunun sebebi sen misin yoksa ben mi? Ellerini izliyorum, ellerini seviyorum, bunu sana söylemeyeceğim hiç belki de. Şarkıya kendini kaptırdın bile.

‘Or if you want to strike me down in anger
Here I stand
I'm your man’

Rüyamda denizde yürüyebildiğimi görmüştüm yıllar önce. Bir kıyıdan diğerine yürüyerek geçebilmiştim sanki dünyanın en olağan olayıymış gibi. Karşı kıyıya ulaştığımda sen vardın, sırtın denize bakarken sigara içiyordun yine. Herkes denizin dalgalarına şiir yazarken sen başka bir yere bakmanın verdiği yalnızlıkla çevriliydin.

‘If you want a boxer
I will step into the ring for you
And if you want a doctor
I'll examine every inch of you’

Derimin altına geçiyor ellerin, ellerim ellerini buluyor. Zamanın akışı yavaşlıyor, birer fotoğraf karesi gibi değiyoruz birbirimize. Maskelerini çıkar ve benim de maskelerimden kurtulmama yardım et. Sadece anlaşılması zor bir yavaşlama değil bu, ellerim de durma noktasına çok yakın. Ve dilek şart kipi, gerçekliğe dönüşüyor, sarıyor her yeri.

‘If you want a lover
I'll do anything you ask me to
And if you want another kind of love
I'll wear a mask for you’

La petite mort, hikâyenin başlangıcının devamında, sona yakın kısım. Bir şekilde gerçekleşiyor, gerçekleşmezse sanki öncesinde var olan her an anlamını kaybedecek, gerçekliğini yitirecekmiş gibi korkuyoruz. Belki de öyledir, belki de değil ama sonu hep ayni bu hikâyenin. Post-coital tristesse olsa bu hikâyenin adı, ama hep öyle kalmak zorunda olduğunu görmezden gelsek. Hemen gitmek lazım, uzaklaşmak lazım, bahşedilmiş en lanetli özellik, en büyülü deneyimlerden sonra geliyor.

Kendimizi kandırmayı seviyoruz tür olarak, evrimimiz bu noktaya geldi geleli belki de sorunların en büyükleriyle yüzleşmekten korkar olduk. Şarki bitiyor ve yaşlı bir adam mırıldanmaya başlıyor bu sefer, büyü bozulup yere düşüyor, parçalanıyor, bin bir parçaya bölünüp gülümsüyor bize.




From pleasure of the bed,
Dull as a worm,
His rod and its butting head
Limp as a worm,
His spirit that has fled
Blind as a worm.*

Gidiyorum sonra, alelacele.

Sigara olmazsa bu hikâyede, yazarın yazamayacağını biliyor hikâyenin izleyicisi. Şarap da gerekiyordu muhakkak, ne de olsa günlük hayatin gerçekliğinde tahrifat kolay gerçekleşmiyor, bitkisel mutluluklar eksikliğinde.

Hikâyenin bazı yerlerine sıkıştırılmış duyguların eklenmesi, patlamalara yol açıyor. Acımadan, umursamadan, koşarak uzaklaşıyoruz sahneden. Yıllar önce rüyamda gördüğümde seni, yüzünü görmeme izin vermemiştin, yüzün yoktu belki. Masaların dizili olduğu sokaklarda yürümüş, üzülmüştüm kendime. İçimdeki patlamaların sebebi sensin, ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyeceği gibi aslında her şeyi daha da zor hale getiriyor. Neden neler olacağını, hangi yoldan geçip, nerelere ulaşacağımızı merak etmekten bıkmıyoruz da bu uğraşın şu anı mahvettiğini göremiyoruz. Peki, açık konuşayım kendimle bir kere de olsa. Sen gideceksin, ben gideceğim. Bu hikâye bir yerinde bitmeye değil, bir yerinde kesilmeye mahkûm. Bunu bile bile sevimli işkenceler, korkunç sevgiler, acımasız mutluluklar diliyorum bize. Bırakalım, yarın seni gördüğümde ne yapacağımı düşünmeyeyim, öylece geçsin zaman, sadece geçsin, muhakkak hikâyenin bir yerlerinde bahsi edilecek dönüm noktaları olacaktır, olmazsa da alışkınız zaten, bastan böyle olacağını biliyorduk deyip kandırırız kendimizi.

Bir hikâyenin çok farklı hikayeleri vardır derdi arkadaşım.

- Bir hikaye kendi başına bir hikaye olmaya çabalayadursun, arkadan çeşit çeşit hikayeler doluşur kağıda. Ya da ayni hikâyenin, farklı zamanlarda, farklı anlamları, farklı insanlara, farklı saatlerde bilinmez sözleri vardır. Hep bir hikâye vardır ama her zaman, anlatılan, yazılan, devam eden. Suya karışmış bulanıklığı asmak zor olsa da, o farklı hikâyeleri de gördüğün zaman asıl hikaye gerçek anlamını ortaya çıkarır. Uzun sayfalar, geceler, yalnızlıklar sonunda birileri hep o odada oturmaya, zamanı durdurup, tarihi reddetmeye, tüm yaşanacakları, sonradan gerçekleşecek her şeyi, o her şeye sebep olan ilk tek ana kilitlemeyi seçecektir. Anahtar kayıp, hiç var olmadı belki de, bize düsen oyunun kurallarını bozup, bile bile, yeniden oynamak, hikâyeyi bölüp, parçalayıp yeniden yazmak belki de. Semanın altında söylenecek yeni bir şey yok deseler de, yeni söyleme şekilleri hep olacak. Bu yüzden belki de bütün çabamız, bir insanın hayatını hikâyeye dönüştürmeyi istemesi, başını, sonunu ve genel çerçevesini yazmayı arzulaması.

Belki de, tam da bu sebepten, kaybedeceğini bile bile lades demek zor olmuyor, ne de olsa başka bir hikâye başlamak zorunda, bir yerlerde, bir zaman, bir şekilde.






* The Chambermaid's Second Song, W.B. Yeats

Bonus: